şu aralar her yerde "en iyiler" listeleriyle karşılaşıyorum. çoğu oldukça şahsi listeler ve olması gereken de bu zaten. yoksa yemişim rolling stone dergisinin her yere kopyala-yapıştır atılan "en iyi albümler/şarkılar/mallar/zımbırtılar" listelerini. yemişim rakamların konuştuğu sidik yarıştırma endüstrisini. müzik böyle bir şey değil. sanat böyle bir şey değil. mutlak en iyiler olmamalı. herhangi bir mevzuya çizilen mutlak sınırlar, kitleleri sindirir, hayalgücünü köreltir.
kendi adıma konuşacak olursam asla derli toplu, yeterli bir albüm ya da şarkı listesi hazırlayabileceğimi sanmıyorum. yıllar geçer, sürekli değişir o liste. onun yerine dağınık notlar almaya yelteneceğim. hemen burada. hemen şimdi. listenin bi kısmı da daha sonra, taksit taksit. şahsi en iyi 100 albüm listem. belki de 50 albüm. belki 666, belki 114, belki 7. bakacağız. başlıyor.
beni benden alan ilk grup, ilk göz ağrım: MUSE. eski hayranlardan sayılabileceğimden haliyle yeni dönemlerine o kadar alışamadım. ilk 4 albümlerinden seçim yapacak olsam yanıma alacağım herhalde ORIGIN OF SYMMETRY olurdu. bunun birkaç nedeni var: hayatımı kaydırması, o eşsiz gençlik enerjisi, showbiz'deki belli belirsiz amatörlüklerini henüz aşmış olmaları ve bundan kaynaklı hürriyet hissi, her biri başyapıt diyebileceğim şarkılar... tamam bu sonuncu nedeni bundan sonra behsettiğim her albümde kullanacağım, kabul. absolution'ın yerine niye kesin bir tavırla bunu seçtin diyebilirsiniz. aslında iki albüm arasında çok ince bir fark var sıralamamda: absolution'da sadece geçiş pasajları oldukları halde tracklist'e dahil edilmiş iki parça var. (intro ve interlude, evet adlarından da belli) origin'de ise bu kadarlık bir doldurma kısım dahi yok. e anlayacağın...
ikinci göz ağrımın diskografisinden seçeceğim albüm, 2 disklik bir fırtına, adını da STADIUM ARCADIUM koymuşlar. RED HOT CHILI PEPPERS'ın ilk tutulduğum yönü neydi şu an hatırlamıyorum. o güne kadar kimsede görmediğim kadar çılgın, neredeyse (ilk dönemleri için) punk diyebileceğim tavırları mıydı acaba? şimdi düşününce bir gazetede kendileri hakkında ufak bir yazı görüp ilk öyle dinlediğimi hatırlar gibiyim. her neyse, bir şey beni çekti kendilerine ve bir anda MUSE'u eskisi kadar dinlemediğimi farkettim, ki bu da hayranları olduğum anlamına geliyordu sanırım. vay be dedim, dahası varmış bu işin! devam ettim yoluma.
itiraf ediyorum, RADIOHEAD ilk başlarda kafama girememişti. henüz taze diyebileceğim kulak bünyeme deneysel tarzları fazla gelmişti sanırım, ama birkaç deneme sonucu bunu aşıp da bir radyo kafa olduğumda, müziğe dair bir algım daha yıkılmış ve inşa edilmiş oldu. bu yüzden kendilerine borçluyum. seçeceğim albüm... hmm. THE BENDS. ok computer, kid a, amnesiac falan ve hatta tüm zamanların en değeri bilinmemiş kayıtlarından hail to the thief'in de hastasıyım. ama hiçbiri bende 1995 tarihli o enfes eser gibi bir etki bırakmadı. albümden ilk duyduğum şarkı street spirit idi. o video nedir öyle aga. tam bir yönetmenlik ve kurgu harikası, avantgard bir çalışma. just'ın klibine hiç değinmiyorum bile. hani şimdi düşününce sinemaya ilk ciddi ilgim de RADIOHEAD'le başlamış olabilir. ilk düşündüğümden bile önemli çıktı adamlar eğer sahiden öyleyse ahaha.
müzik yolculuğum bu kadarıyla bitmeyecekti tabi. bilakis doğru dürüst başlamamıştı bile. daha DAVID BOWIE ile kendini sürekli yeniden icat etme fikrinin cazibesine kapılacak, NICK CAVE ile melankoli ve hüznün kara mizah yanını öğrenecek, dünyaya olan öfkem arttıkça kendimi metalin ruh dolu yumruğuna teslim ederek içimi dökecek, prog müzikle başka ruh alemlerine ve boyutlara olan ilgimi pekiştirecektim. ama bunlar ve daha nicesi başka bir yazıya, yazılara kaldı. devamı muhtemelen gelir. belki yarın, belki yarından da yakın...
kafalı ve müzikli günler.
Yorumlar
Yorum Gönder